+ Konu Cevaplama Paneli
Toplam 2 sayfadan 1. sayfa 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen 1 ile 5 konu arasından toplam 9 konu bulundu.

Konu: Uluslararası hukukun kaynakları

  1. #1
    Süper Editör muzur Kullanıcısının Üye Resmi (Avatarı)
    Üyelik Tarihi
    07.07.08
    Nereden
    İstanbul
    Yaş
    34
    Mesajlar
    2.002

    Standart Uluslararası hukukun kaynakları





    “Hukuk kaynağı” adlandırması oluşumunu önemli ölçüde yazarlara borçludur ve taşıdığı anlam birden fazladır. Yasal sistemin kuralları ve normunu kendi kaynaklarından kendi yetkililerinden elde eder. Kaynak kelimesi yasal sistem yetkilerinin başladığı yerdedir. “Hukukun kaynakları aynı zamanda hukukun ne olduğu ve nerede bulunduğu konusunda açıkça beyanda bulunur. her yasal sistem davranış kurallarıyla tanınan ve hukuki hüviyet açısından bazı ihtiyaçlara sahiptir. İç yasal sistemle ilgili olunduğu zaman, bazı yazarlar biçimsel ve materyal kaynaklarla ilgilenirler. Biçimsel kaynaklar bu yasal prosedürde ve yaradılış metodunda genel kural uygulamalarına bağlıdır. Materyal kaynaklar yaradılış kurallarına ilişkin tedarik açıklamaları içerir. Bu durumda genel kurallar yasal bağlayıcı uygulamalardır. Şekli kaynaklar genellikle hukuk yapımındaki anayasal mekanizmayla ilgilidir. Maddi kaynaklar durumsaldır ve hukuka ilişkin özel kurallar bulunan teamüllerdir.

    Şekli ve maddi kaynakların Uluslararası hukuk içinde durumu sorusu belirli konulardaki tartışmalardır. Bazı yazarlara göre bu şekli kaynaklar Uluslararası hukuk içinde mevcut değildir. Tıpkı buradaki özel ilkelere vekalet eden genel içerikli ulus oluşum kurallarının genel oluşumu gibidir. Bu durum “Principles of Public international law” (1990)da şöyledir:

    “... Uluslararası hukuk içindeki tartışmalar şekli ve maddi kaynakların desteklenmesinin güçlüğüyle ilgilidir... Maddi kaynakların geçerliliğiyle ilgili sorunlar nelerdir, buradaki bütün önemli açıklamalar, ulusların göz önünde bulundurduğu belirli kurallar veya pratiklerle birlikteliğin oluşumuyla ilgilidir.”
    Diğer yazarlar bu tartışmalardan Uluslararası hukukun “kaynağı” kusuru düşüncesinden ayrılırlar. Örneğin O’Conell Uluslararası Hukuku (1970)’de şöyle yazmıştır:

    “Bazı zamanlar kaynak kelimesi Uluslararası hukukun temelini göstermek için kullanılır; bazen de sosyal başlangıç ve hukukun diğer sebeplerini karıştırmak için kullanılır. Diğer görünümler hukukun şekli aracılık yapmasını ve hukukun açıklanmasını adlandırmakta kullanılır.

    Kaynak kelimesinin mecazi bir kurum olarak saptırılmakta ve başından atılmaktadır.”

    Bu sebepten dolayı bazı yazarlar, Uluslararası hukukun sadece açıklamasından söz etmektedirler ve kaynak kelimesi sadece alıntı işareti olarak kullanılmaktadır.

    Bu bölümde Uluslararası hukukun kaynakları hukuk oluşumu içinde her iki mekanizma seziminde tartışılmaktadır ve hukuk kuralları metoduyla belki de kimliği belirlemeye çalışılmaktadır. Diğer bir söyleyişle, burada ilgilenilen şey Uluslararası hukuk kurallarının nasıl bulunacağı ve oluşumunu kimlik oluşum kurallarıyla belirlemektir.

    Uluslararası Hak Mahkemesinin Statüsüne İlişsin 38. Madde:
    Uluslararası Hak Mahkemesinin statüsüne ilişkin 38. madde şöyledir:

    1. Görevi Uluslararası hukuk kararlarında uyum sağlamak ve anlaşmazlıklara çare bulmak olan mahkemenin uygulaması şöyle olmalıdır:

    a. Uluslararası birliktelikte, ulusların yarışımıyla kuralların oluşumunun kabulünün açıklaması genel veya muayyendir.

    b. Uluslararası örf ve adet, hukukun kabul ettiği genel uygulamaların açıklamasıdır.

    c. Sivil uluslarla kabul edilen hukukun genel ilkeleri mevcuttur.

    d. 59. maddeni tedarik konusu, adli kararlar ve çeşitli uluslara çok yüksek nitelikli devletleştirmeyi öğretmektir, tıpkı hukuk kurallarındaki hükümlerde şube anlamındaki gibi.

    2. Tedarikler, mahkemenin dava kararlarında gücü konusunda önyargılı olmamalıdır (diğer parçalar aynı kararda ise).

    38. madde, Uluslararası hukukun kaynaklarının tartışımında geleneksel başlama noktasıdır. Bundan ayrı olarak yeni şekiller değişebilir. Uluslararası Sürekli Hak Mahkemesi’nin statüsünde de benzerlikler vardır. Uluslararası Sürekli Adalet Mahkemesi (PCIS) 1920 yılında Ulus Birliğinin yardımıyla kuruldu. Taslağı Hukuk İlmi Tavsiye Komitesi tarafından çizildi ve Ulus Birliği Meclisi tarafından uygulandı. Uluslararası mahkemenin prosedürü ve rolü 12. bölümde tartışılmıştır. Burada takip edilen 38. maddenin detaylarıdır. Fakat buradaki içerilen ilk kelime uyarı’dır: 38. madde gerçekten kaynak adlandırmasını kullanmamaktadır. Fakat çözümden önce gelen uyuşmazlık kararlarında mahkemenin kıyaslanması tercih edilir. Hukuk uyuşmazlık çözümlerinde gereklidir. 38. madde Birleşmiş Milletlerin kararından veya diğer Uluslararası örgütlerin kararlarından bahsetmez. Bu durum belki de Uluslararası toplumda çok önemli bir rol oynar ve belki de kaynak oluşumunda tartışılmalıdır. Bu konunun sonunda ne içerileceğine dair bir soruya 38. maddeni saygı göstereceği Uluslararası hukuka ait geniş listeler derecesi olarak yanıt verilebilir.

    Bir başka sorunda 38. madde 1. paragraftaki kaynak hiyerarşisinin oluşumuyla ilgilidir. Savunulan şey burada şart bir hiyerarşinin olmadığıdır, fakat bu taslaklar maddede emir vermeyi içerir ve mahkeme uygulamaları içinde belkide uygulanan emrin görüleceği zannedilmektedir. (a) ve (b) maddeleri açıkça görüldüğü gibi önemli kaynaklardır ve (a) şıkkı kıdemli olarak sonuçta açıklanabilen müşterek yükümlülükte bir parçadır. Kaynak (a) genel uygulamalarda ilk gelen kaynak kuralı değildir, buna rağmen bizim gördüğümüz gibi anlaşmalar belki de örf ve adet şekillerinde açıklanabilmektedir. Burada Lauterpacht’ın yazdığı “İnternational law, Colected Papers”ı not etmek kullanışlı olacaktır:

    “Uluslararası hukukun kaynaklarının ne olacağına dair emir statüde sıralanmıştır..... Esasen, iki doğru, yasal ilkede uzlaşmaktadır ve Uluslararası hukukun karakteriyle yasaklanan kural organının içerdiği dereceler, durumdaki hukuktan daha yüksektir. Haklar ve görevler ulusların kararıdır, ilk örnek, sözleşmelerinin anlaşmalarla açıklanmasıdır -tıpkı bireysellik durumunda olduğu gibi- hakları, bağlı oldukları mukaveleyle, özellikle belirtilmiştir. iki veya daha fazla ulus arasında uyuşmazlık çıkarsa, -bu anlaşmazlık anlaşmalara saygı gösterme konusundadır- bu doğaldır ve parçalar çağrılmalıdır ve parti uygulamaya karar vermelidir. Buradaki ilk örnek, anlaşma tedariklerinin sorunudur.”

    Anlaşmalar
    Anlaşmalar hukuk kaynaklarının temsilcisidir ve 1945 yılında, önemi giderek artmıştır. Bu bölümde sadece anlaşmalarla, hukukun kaynaklarını anlatacağız. 4. bölüm anlaşma mekanizmasının yapımını ve daha detaylı uygulamaları içermektedir. Anlaşmalar iki parçalı / iki yönlü veya çok parçalı / çok yönlü olabilirler ve bunlar belirli oluşumlarda veya Uluslararası hukukun genel kuralları içinde oluşabilirler. Sıkça yapılan farklı bir ayrım anlaşma yapımı (traitelois) ve anlaşma mukavelesidir (troite contracts). Asıl ayrılan çizgi, anlaşma mukavelesi sonucunun birkaç ulus arasındaki sözleşmeye oranla, sadece imzalayanlar arasında belirli yükümlülüklerle oluşabilir. Yükümlülükler ehliyetlice yerine getirilir. Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık arasında sözleşme yapılmış ve yeni savaş jetleri inşa edilmiştir. Hukuk yapımı anlaşmalarıyla oluşan yükümlülükler, hukukta devam eder, mesela 90 ulus arasındaki anlaşma işkenceyi hukuk dışı bırakmıştır.

    Bu yüzyıl boyunca, hukuk yapma anlaşmalarında büyük bir artış olmuştur. Bu büyümenin bir sebebi; büyüme ulus sayılarını içerir ve katılan çoğu yeni ulusta, oluşum parçasında rol oynamayan Uluslararası örf ve adet hukuku hakkında inanç eksiliği doğmuştur. Hukuk yapımı adlandırması kargaşaya önderdir ve dikkatlice kullanılmalıdır. Katı konuşmalarda imzalanmamış hiçbir anlaşmanın bağlayıcı olmayacağı belirtilmiştir. çok parçalı anlaşmalar sadece bunun parçası olan ulusları bağlar. Bununla ilgili tek gerçek, geniş sayıda ulusun çok yönlü birlikteliklerde olduğudur ve parçası olmayan ulusları da bağlamaz. Buna rağmen, Uluslararası örf ve adet hukukunun oluşumu açıklamaları, “North Sea Continental Shelf (1969)” davasında tartışılmıştır. Bunun sebebi, bazen hukuk yapımı adlandırmasının normativ olarak yenilenmesidir. Normativ anlaşmalar imzalayanları bağlar fakat tüm ulusları bağlayan örf ve adet kurallarının açıklanmasını isteyebilir. Normativ anlaşmalar örneği, genel standartlara oturtulan anlaşma işlemlerini içerir. Örneğin, 1966 tarihli Sivil ve Politik Haklar Üzerine Uluslararası Sözleşme’dir ve anlaşma oluşumunda Uluslararası kabul rejimi olan 1959 tarihli Antartik Anlaşmasıdır.

    Örf ve adet hukuku ve anlaşmalar hukuku eşit yetkilerdedir. Buna rağmen ikisi arasında zıtlaşma olması durumunda anlaşmalar üstündür. Bu nokta Wimbledan (1923) davasında belgelenmiştir. Bu davada PCIJ, örf ve adet hukukun uygulaması olarak tarafsız bir ülkenin toprağından silahlı olarak geçmeyi savaş halindeki ülkelere yasaklarken Versailles Anlaşması’nın 380. maddesini üstün tutmuştur. Bu madde şöyledir: Kiel Kanalı, Almanya ile barış içindeki devletlerin ticari ve savaş gemilerinin geçişine açıktır. Barış içindeki bir ülkenin gemisinin durdurulması, Almanya’nın anlaşma yükümlülüklerini ihlal etmesidir. Bu mecburdur, buna rağmen burada belirtilmesi gereken varsayım; örf ve adet hukukunun anlaşmalarla yenilenmesidir. Anlaşmalarda örf ve adet kural zıtlaşmalarının yorumu kabul edilebilir. Bu anlaşmanın net olduğu durumlarda söz konusu değildir.
    Okumadan imzalamam!



    http://www.y0utube.org/
    Foruma üye olmak için tıklayın!
    Forum, yorumlarınızla var olacaktır. Yorumlarını esirgemeyen herkese teşekkürler.

  2. #2
    Süper Editör muzur Kullanıcısının Üye Resmi (Avatarı)
    Üyelik Tarihi
    07.07.08
    Nereden
    İstanbul
    Yaş
    34
    Mesajlar
    2.002

    Standart

    Örf ve Adet
    Her toplumda, davranış kurallarının oluşumu, erken basamaklarda ve Uluslararası komisyonda istisnasız olarak kabul edilir. Ulusların yükselişindeki temas gibi kişisel belirginleştirmeler, Uluslararası örf ve adet hukuku içinde kesin normlardır. Son zamanlarda oluşmuş genel hukuk kurallarına kadar neredeyse tüm kurallar örf ve adettir.

    Uluslararası Örf ve Adetin Tanımı
    Uluslararası örf ve adet hukuku takip edilen uygulamaların yansımasıdır. Çünkü bunlar benzer yollardaki davranışlarda yasal görünümdedirler. Örf ve adet sadece kullanım bağımında farklıdır, tıpkı davranışların saygı, arkadaşlık, uygunluk dışı uygulamaları gibi, mecburiyetler veya üretilen yasal sonucun rıza dışı uygulaması gibi. 38. maddenin şartı, örf ve adet hukukunun “Uluslararası örf ve adetin, hukukun kabul edilen genel pratik açıklamaları gibi olduğudur.” Mahkeme örf ve adeti uygulamaz; sadece örf ve adet hukukunu ve (1/b)’nin aşağı değeri, genel uygulamalardan beri yerel emre ters olarak uygulanabilir ve hukuk gibi kabul edilir. Uluslararası Hukuk Komisyonundan Judge Hudson örf ve adet kurallarının oluşum kriterlerini şöyle sıralamıştır:

    a. Uluslararası hukuk ilişkilerinin mülka içinde düşen durumlarda refere edilen ulus sayılarıyla uygunluk pratikleridir.

    b. Devamlar veya tekrarlar uygun bir periyodik zamanda olmalıdır.

    c. Gerekli uygulamalarda anlayışla Uluslararası hukukun galip gelmesi ve,

    d. Diğer ulusların uygulamalarını genel kabullenme gereklidir.

    Yasal mecburiyet içermeyen yansıma hareketleri örf ve adetten nasıl ayrılacaktır? Geleneksel görüşe göre, Uluslararası örf ve adet hukukunun kuralları iki unsurun geçerliliğiyle egemenlik elde eder. Bunlar; maddi unsur ve psikolojik unsurdur. Maddi unsur, davranışlardan ve ulusların uygulamalarından söz eder, psikolojik unsur ise genellikle, “Juris sive” düşüncesini gerektirmektedir yada basitçe “juris sive” dir. Konu ulusların mahkumiyetiyse sorudaki davranış zorunlu ve sağduyuludur. Örf ve adet hukukunun iddiasına göre, kendisi, maddi ve psikolojik unsurlar gibi zorunludur ve kontrol edilmelidir.

    Bu durum, Columbian – Pervian Asylum (1950) davasında geçmiştir: “Bölgesel örf ve adete güvenen bir parti, örf ve adet hukukunun oluşumunun diğer partilerce de bağlayıcı olduğunu kanıtlamak zorundadır. Kolombiya hükümeti, kural çağrımlarının uyumla değişmez ve şekli kullanımın ulusların sorunu olduğunu kanıtlamıştır v ebu kullanım açıklamasının, ulusların sığınak yükseliminde hak uygulamasıyla ilgili ulus bütünlüğünde görev içermektedir. Bu 38. maddeden devam etmektedir.

    ICJ’nin “North Sea Continental Shelf (1969) davasının sonucu şöyledir:
    “Çözüm uygulamalarındaki miktarda sadece hareketler içerilmemelidir. Fakat bunlar muhtemelen benzerdir veya benzer yollar taşımaktadır. Hukuk kurallarının oluşumunda iade olunan yükümlülükler, uygulama kanaat açıklamalardır, bunlara ihtiyaç vardır. inançta ihtiyaç olunan şey, konu unsurlarının oluşumu ve “opinio junis sive necassitatis” fikrinin inasıdır.
    Şu belirtilmelidir ki, son yıllarda sayılan yazarlar, örf ve adet hukuku hakkındaki bu geleneksel görüşü kritik etmişlerdir. “Uluslararası hukukun Kimliği” Cheg’in kitabında, 1982 yılında Sir Robert Jemigs’in yazdığı “İnternational law: Teaching and Proctice” de yapılan yorumlar geleneksel görüşün, modası geçmiş ve yetersiz yorumlarıdır:

    “... Bizim inatla direttiğimiz Uluslararası örf ve adet hukuku dediğimiz şeylerin çoğu sadece örf ve adet değildir, bunlar belirsiz olarak “örf ve adet hukukuna benzemektedir.”

    Geleneksel görüşün tehlikesi, ICJ konuşmalarında ulusların uygulama adlandırması ve “opinio juris” düşüncesi olmasına rağmen, yükseliştedir, bunların sonuçları, yasal kural uygulamalarının belirmesi ve bunun da kendini belirleme gibi geniş bir anlaşma olmasıdır.

    Ulusların uygulamalarının ve “opinio juris” ilkesinin yorumlanması hiçbir zaman dürüst otomatik işler olmamıştır ama seçenek yansıması genellikle hükümlerde ilgili yerler üzerinedir bu da gerçek ve çözüm arasındaki zıtlaşmadır. Geleneksel olmayan görüşün savunması, Martti Kaskenniemi ve Bruna Simma’nın görüşlerinde olduğu gibi; Uluslararası hukuk çalışmaları, tercih seçimindeki yol tartışmalarını yansıtmaktadır. Burada bu görüşle ilgili uygun bir hak etme söz konusudur ve burada yapılacak olan girişim tehlikeli görünmektedir, bu da ICJ’nin Uluslararası örf ve adet kuralları iddiasına dayanır.

    Maddi Unsur
    Uluslararası örf ve adet hukuku kurallarına bağlılık iddiaları, ulusların davranışlarının gerekli olduğunu göstermektedir, bu geneldir, kurallarla uyum içindedir. Bunun gereği, diğer bir deyişle, bu ulusların pratiklerinde açıklama sağlamak içindir.

    Ulusların Pratikleri (Uygulamaları)
    Ulusların pratikleri bir hareketi, eklemi veya diğer ulusların hareketlerini içerir. Bunlarda ulusların bilinçli davranışlarını bildiren, örf ve adet kurallarını içerir veya örf ve adet kurallarını tanımaktır. 1950 yılında Uluslararası Hukuk Komisyonu, “Uluslararası Örf ve Adet Hukukunun Açıklaması” olarak klasik şekilde listeleme yapmıştır:

    - Anlaşmalar,
    - Ulusal ve Uluslararası mahkemelerin kararları,
    - Ulusal yasamalar (kanunlar),
    - Siyasal benzerlik (uyuşma),
    - Ulusal yasal danışmanların fikirleri,
    - Uluslararası örgütlerin deneyimleridir.

    Burada birtakım anlaşmazlıklar bulunmaktadır; örf ve adet hukukunun oluşum amaçları, ulusların sadece mukavele hareketleri içermesi veya soyut sözler mi içerdiği, yazılı mı sözlü mü, ulusal devlet temsilcileri mi yoksa onların diplomatik görüşmecileri mi veya BM organları mı olması gerektiği konusundaki anlaşmazlıklardır. Judge Read’nın “AngloNorwegian Fisheries (1951) davasındaki görüş ayrılığı, ulusların uygulamalarının detaylarıyla ilgili sınırlı bir açıklama şöyledir:

    “... Örf ve adet hukuku ulusların uygulamalarının genellemesidir. Bu kaplayan ulusların büyük hak taleplerinin olduğu halk kesiminde oluşturulamaz..... Benzer talepler belki de önemli başlama noktalarıdır, meydan okunamayan noktalardır, belki de mahkeme sırasında tarihi başlıklarla olgunlaşabilirler. Ulus uygulamalarındaki ikna edici bir açıklama el koyma olarak bulunabilir. Bu durum kapsayan ulusların bağımsızlık iddialarının bulunduğu sular üzerinde yabancı gemilerin tutuklanması durumunda söz konusudur.”

    Dr. Thirlway “İnternational Customory law and Codification (1972)”da basit bir görüş sunmuştur:

    “.... Uygulamadaki gerçek ‘karşı ilginin’ olmasıdır. Bu sadece teorik kuralların kabulünden daha önemlidir. Bu teorik kurallar konferanslardaki ulus temsilcilerinin tartıştığı alanla ve benzer kuralların iddiasından daha önemli ve uygulanabilir durumdadır. Talepler belki de geniş alana yayılmış genel şartlar olabilir, fakat ulusların katkısı üzerine fırsatını, örf ve adetin sürekli özel ve potansiyel uyuşmazlıklardaki oluşumlar olabileceğidir.

    Yasal hakların veya ulusların uygulamalarında bulunmayan yasal hakların oluşumu sadece soyut iddialardır. Benzer iddialar yüksek açıklamalı güvenlerde her iki ulus uygulamasında da olabilir ve “opinio juris”in oluşumu mümkündür.

    Benzer görüşler soyut ifadeleri daha az göz önünde bulundururlar veya önemsemezler, ilgilenmezler, uygulanan yeterli isteksizlikleri kabul etme fikri bir organ veya hukuk yapan görüşmeye yüklenir. Buna rağmen uluslar kendileri görüşme yorumlarını ulus uygulama birleşimlerini göz önünde tutmazlar ve mahkeme soyut ifadelerden, örf ve adet kurallarının kimliğinde söz eder. Ayrıca pratik terimi 38. maddede ulusların hiçbir davranış ve hareketleri olmadan genel yeterlilikle kaplanmıştır ve hangi sözel hareketlere saygının kalkacağı net değildir. Bu aynı zamanda ulusların uygulamalarında, diplomatik notlarda, ulusların temsil talimatlarında ve sıklıkla soyut ve sözlü geleneksel açıklama durumudur. Şu tartışılmalıdır ki, ülkelerin uygulamalarıyla ilgili sınırlı görüş, haberleşme anlamında daha yavaş ve uluslararasındaki etkileşimin daha az olduğu zamanlarda daha uygulanabilir tarzdadır. Geçmişte ulusların uygulamalarıyla ilgili açıklamaları elde etmek çok zordu ve mukavele hareketlerini içermemekteydi. Bugün benzer zorlukları ileri sürmek çok uzun ve önemli değildir. Uydu haberleşmesi ve teknolojinin önemli büyüklüklerde gelişmesi ve ulusların çok kısa zamanda ne söylediklerinin toplanıp depolanması bu kolaylıklardandır.

    Elbette, ulusların uygulamalarıyla ilgili ifade açıklamaları kullanılırken genel duruma ve yaptıkları şeylerin tarzına bakmak gereklidir. Göz önünde bulundurulması gereken şey uluslar “de lege lata” (yani kuvvet içinde hukuk) mı yoksa “de lege ferenda” (yani istenileni kuran hukuk) mu, “korsı” mı yada “ilgilenilmeyen korsı” mı veya geleneksel yol mu? Kullanıyor olduğudur. İfade edilen şey, de lege lata’nın kullanıldığı ve karşı ulus ilgilenmesinden hoşlanıldığı sağlanılanın açıklamaları zorunda bıraktığıdır.

    Ulusların ifadelerinin arkasında doğru dürtüleri bulmak her zaman kolay değildir. Şu da savunulabilir; belki de bir ulusun ifadede bulunurken hissettiği veya inandığı şeylerden beri güdülere bakmak gereksizdir. Diğer uluslar ifadelere güvenebilirler ve orijinal ulusun pozisyonunun değişeceğine güvenebilir.

    Farklı bir sorunda, metin yazarlarının benzer uzlaşımsal şeyleri içerdikleridir. ILC taslağı, kararlılık ulusların uygulamalarını göz önünde bulundurabilir. Burada anlaşmaları göz önünde bulundurma konusunda bir sorun görülmemektedir, örf ve adet hukukunun oluşumunda “opinio juris’ düşüncesiyle eşlik edilen uygulamalar da hatırlanmalıdır. “North Sea Continental Shelf” davasında ICJ şöyle belirtilmiştir; “geleneksellikte yaygın ve katılma temsilcileri kendilerine yeterler. Bu oluşum örf ve adet hukukunun kurallarına ilişkindir. Fakat “opinio juris” düşüncesi sözleşmedeki mecburiyetler açısından benzer durumlarda daha net gösterilmektedir. Sadece toplantıya katılma ve tek taslak kurallarına sahip küçük değerde uygulamalarda oy kullanmak yeterlidir. Buna rağmen metin taslağı üzerindeki oylar daha çok kullanılır fakat genellikle sadece açıklama ve ifadelere eşlik eder.

    Sonuçta, ana problemlerden birisi, ulus uygulamaları açıklamalarına değer biçmek, ulusların gerçekten yaptıklarının ne olduğunu bulmaya çalışmaktır. Bunların uygulamaları her zaman birbirine uygun değildir. Örneğin, hukuk iç ilişkilerdeki askeri müdahaleleri anlatabilir. Diğer uluslar USSR’nin 1980 yılındaki Afganistan’daki uygulamaları ABD tarafından suçlanmıştır, yada 1983 yılındaki ABD’nin Grenada’daki uygulamalarında da USSR suçlanmıştır, Yugoslavya’daki askeri müdahaledeki isteksizliğin nasıl barıştırılacağı Irak’a karşı da bir sorundur. Bu noktada, çoğunlukla örf ve adette başka araştırmaların, geleneksel görüşle kritik edilmesi söz konusudur. Bunlar ICJ’deki temel kimliği denemekle ilgilidir ve Uluslararası hukuk yapımıyla ilgili diğer uygulanan kararlar ulusların uyguladıkları zıtlaşmalardır.

    Burada bir sonuç noktası konmalıdır. Tartışmalar ulusların uygulamalarına ilişkin olmasına rağmen bu sadece ilgili ulusların davranışlarının alınması demek değildir. Uluslararası örgütlerin uygulamaları ve bireysellik belki de Uluslararası örf ve adet hukuk kurallarının oluşumunda, tanımını inşa etmeye kalkışabilir.
    Okumadan imzalamam!



    http://www.y0utube.org/
    Foruma üye olmak için tıklayın!
    Forum, yorumlarınızla var olacaktır. Yorumlarını esirgemeyen herkese teşekkürler.

  3. #3
    Süper Editör muzur Kullanıcısının Üye Resmi (Avatarı)
    Üyelik Tarihi
    07.07.08
    Nereden
    İstanbul
    Yaş
    34
    Mesajlar
    2.002

    Standart

    Uygulamaların Derecesi
    Örf ve adet kurallarının oluşumu genel ulus uygulamalarını gerektirmektedir. “North Sea Continental Shelf” davasında ICJ, “ulus uygulamalarını ..... zorunluluğun genişliği” gerçek olarak kabul etmiştir. “Genel” adlandırması bu kumandayı ve gereken uygulamanın genişliğini içermektedir, buna rağmen evrensel uygulamalar gerekli değildir. Bu uygulamaların bütün büyük politik ve sosyoekonomik sistemlerde geniş uygulamalarla içerilmesi gerektiği bu manada görülmektedir. Birinci Dünya savaşından önce, Profesör Westlake’in yazdığı Uluslararası Hukuk (1904)’da; uzaklaşan pozisyonların değiştirilme markalarının, örf ve adet kurallarının oluşumunu sağladığı belirtilmektedir.
    “... Avrupa Halkının onayladığı kural sınırı içinde, genel bir birliktelik düşüncesi yeterlidir.”

    Uygulamanın geniş ve genel olmaması halinde, belki de verdiği şey, yerel veya bölgesel örf ve adet hukukunun / özel hukukun tıpkı Asylum (1950) davasında başarısızca tartışıldığı gibi yükselebileceğidir. Bu davada, ICJ ulus uygulamalarından önce hukukun tanınmasını tutar, bu kararlı ve değişmez kullanılan uygulamalarla uyum halindedir. Dava politik barınağı içerir, Peru’daki başarısız bir ayaklanmadan sonra liderin Lima’da Kolombiya üzerine sığınak vermiştir.

    Kolombiya reddeden Peru liderinin davranışı karşısında garanti araştırmaya başlamıştır. Kolombiya sorunu ICJ’ye götürmüştür ve Kolombiya kural hakkında sormuştur, ulusların sığınak bahşetmeleri gibi kural tartışmaları anlaşma tedariklerinin temeli üzerine ve Amerikan genel hukukuna ilişkindir – buda yerel/bölgesel Uluslararası örf ve adettir. Mahkemenin bulduğu şey, hukukun kabul ettiği gibi değişmez ve üniforma bulabilmek mümkündür. Burada çok fazla iniş çıkış ve birbirini tutmazlık mevcuttur (Bu konuda başarılı bir iddia yerel (özel örf ve adetle ilgili “The Rights of Passage (1960) davasıdır.

    Bununla birlikte, birbirini tutmayan “per se” Uluslararası örf ve adet hukuku üstünde yeterli belirginlikte değildir. Bu tutarsızlık analiz edilmeli ve aynı konuya ilişkin sorunlardaki faktörlerde iddia edilmelidir. Ulusların uygulamaları arasındaki tutarsızlıkta benzerlik, ulusların sayılarında karmaşıklık ve zıtlaşan kuralların iddialarında var oluş kuralları mevcuttur.

    Ulusların özel etki uygulamaları genellikle önemlidir. Örneğin “North Sea Continental Shelf” davasında, özel etkideki kıyısal ulusların kıtasal bölümü; belirtilmiştir; kara ile çevrili ulus ise önemli değildir. Buna rağmen, bütün etkili ulusların örf ve adet hukuku kurallarından çok belirli uygulamaları takip ettikleri söylenemez. Etkili olmayan ulusların uygulamalarından beri belki de tutarsız yeterlilikler oluşum kurallarıyla önlenmektedir. Şu söylenebilir; bu uluslarla ilgili kurallara bağlılıkla ilgili en önemli şey ne ise fırsatı olan benzer uygulamalarda çalıştırılabilir.

    Görüş Ayrılığı Bulunan Ulusların ve İnatçı Objelerin Uygulamaları
    Ortaya çıkan kesin örnek uygulamaları veya ortaya çıkışta uluslar belki de görüş ayrılığından uzaklaşmak isterler. Uluslar belki de örf ve adet kurallarından ayrılmayı ileriye doğru başlangıç sayarlar. Bu görüş ayrılığında ICJ tarafından yapılacak kabul “Anglo-Norwegian Fisheries (1951)” davasında görülmektedir. Davanın içeriği, Norveç’in deniz bütünlüğü hesaplamalarının tavrı ve mahkemenin Norveç hakkında bulduğu, sorunun anlatımında Norveç’in örf ve adet hukuk kurallarından ileriye gitmediğidir. İnatçı obje, iki durum yerine getirildiği takdirde örf ve adet sonucundan ayrılmaz.

    - Objenin, ileriye doğru olan kuralları erken basamağında desteklenmelidir ve bu oluşum yukarı ve ileri doğru götürülmelidir.

    - Obje uygun olarak desteklenmelidir, diğer ulusların objedeki pozisyona güvenmelerinden beri korunmaktadır. Objenin kendi düzensizliğine güvenilmemelidir.

    Böylece ulusların objeleri ve diğer zamanlarda kuralın çağrılması, inatçı objelere saygı gösterilmesi, fazla uzun adlandırmalar içermez. Tüm bu durumlarda inatçı obje olağanüstü, pozisyonlardaki sağlamalarda yüklenerek kaldırılmaktadır.

    Oluşumlarından sonra belki de bu uluslar örf ve adet kurallarından ayrılmaktadırlar. Onların pozisyonları savunulamaz çünkü diğer uluslar sonradan ortaya çıkan nesnelere güvenmektedirler. Esas olarak kurallara uyarlar. Böylece genel örf ve adet hukukuna tüm uluslar bağlıdır ve konu tek yanlı çıkarımla bir ulusun onaylamasıyla mümkün değildir. Şu belirtilmelidir ki, buna rağmen geniş sayıda sonradan ortaya çıkan objeler anaçsız ve değişen kurallara yol gösterebilir. Şu kesinlikle belirtilmelidir; belirli bir zamanda kazanç yükselimi genel örf ve adet kurallarının belirliliğiyle ilgili uygulamalar, ulusların kazançlarına meydan okunamayacak şekilde, belirli ihlal sonuçları yol göstericidir.

    Burada, yeni bağımsız ulusların durumuyla ilgili anlatımlarda bazı tartışmalar mevcuttur. Bazı uluslar örf ve adet kurallarının oluşumuna var oluşlarındaki kuvvetten başka katılmamışlardır ve kural oluşumun karşısında herhangi bir fırsata da sahip değillerdir. Yeni uluslara, örf ve adet kurallarının geçerliliği veya kendi uyuşmazlık açıklamaları konusunda mücadele açıklığı mevcuttur. Fakat benzer kuralları gösteren red hakkı yoktur ve bu uluslar kendi vazgeçimleri görüşüle ilgili kurtarımlarda bulunabilirler. Bir ulus diğer uluslarla ilişkide bulunmaya başladığı zaman kuvvetle ilgili Uluslararası hukuku kabul etmek zorundadır. Bir ulus BM’le ortaklığa girdiği zaman anlaşma şartlarını kabul edip uymak zorundadır. Uyuşmazlık çözümlerinde ilk amaç “Uluslararası hukuk ve hak ilkeleriyle uygunluk” göstermektir (1. madde).

    Uygulama Süresi
    “North Sea Continental Shelf” davasında ICJ şöyle davranmıştır:
    “Uygun bir periyodik zamanın geçişi dışında, çok geniş ve temsilci katılımları kendi kendine yeterli olmalıdır.... geçiş süresi çok kısa bir zaman olmasına rağmen buna gerek yoktur, kendisi içindir, yeni örf ve adet hukuk kuralları oluşumlarıdır, periyodik sorununun kısa olması düşünülmüştür. Geçiş geniş ve neredeyse şekli olmalıdır.”

    Burada sınır zamanı bırakılmamıştır ve çok eskiden beri oluşan davranışla ilgili talepte bulunulmamıştır. Zamanla ilgili önemsizlik ICJ tarafından “North Sea Continental Shelf” davasında önemsenmiştir. Davada, Federal Almanya Cumhuriyeti, Danimarka ve Hollanda uyuşmazlığı kıtasal bölümlerle içerilmiştir.

    Danimarka ve Hollanda’nın görüşü; 1958 yılındaki Kıtasal Bölümler Antlaşmasının ilkelerinin örf ve adet hukukuyla eşit olduğudur. İki ulusun görüşüne göre, örf ve adet hukuk kurallarının toplantı sırasında oluştuğu belirtilir kurallar uygulanmaya başlandığından beri toplantıyla çarpışmaktadır ve ulusların sonradan ortaya çıkan uygulamalarının temeli üzerine parçalardır. Mahkeme bundan başka isteklere bakmayı gerektirmektedir ve kuralları bu anlaşmada reddedilmiştir, tıpkı kısa makul bir geçiş süresinin gereksizliği gibi. Örf ve adet hukukunun oluşum basamakları, vazgeçilmez taleplerle uluslarca uygulanmalıdır.

    Örf ve adet hukuku kurallarının istenilen oluşum zamanının uzunluğu kabul edilen uygun kuralların diğer faktörlerine bağlıdır. Örneğin, önceden oluşum kuralları bulunmayan konuyla ilgili sorun işlemleri, istenilen uygulama süresinden sonra devrilmektedir. Süre Uluslararası haberleşmenin gelişmesi açısından çok önemli değildir. Bu geçmişteki kabul edilen kural yanıtlarındaki değerden daha kolaydır.

    Psikolojik Unsur
    Maddi unsura ilaveten Uluslararası örf ve adet hukuku kuralları psikolojik unsur isteklerini de kabul eder, diğer bir deyişle “opinio juris sive necassitatis” düşüncesi bilinmektedir. Ulus uygulamaları meydana gelmek zorundadır, çünkü ulusların inançlarına göre; muayyen yollardan gitmeye hazırlanan davranışlar örf ve adet hukukunda kullanımdan farklı olmalıdır. Uluslararası mahkeme, hukuk gibi olan genel pratik uygulamaları ima eder. Durum muhtemelen şöyle devam edecektir: Örf ve adet yandaşları genel uygulamaları kuracaklardır ve bunları yapacaklardır. Genel uygulamalar, yasal mecburiyet düşüncelerini göstermek zorundadırlar. Uluslararası mahkeme birçok davada, genel uygulamalardaki temel açıklamalarda “opinio juris” düşüncesinin oluşumunu varsaymıştır. Veya diğer Uluslararası mahkemelerin önceki kararlarında (örneğin, Gulf of Maine [1984] davası) da varsayımlarda bulunulmuştur. Buna rağmen, önemli azınlık davalarında mahkeme daha sert yaklaşımlar benimsemiştir ve kuralların geçerliliğiyle ilgili kabullerde daha pozitif açıklamalarda bulunmuştur. Yakınlaşmayla ilgili ilk fırsat Lotus (1927) davasında görülmüştür. Mah. Şöyle demiştir:

    “Adli kararlarda, Fransa hükümetince aracılıkla izin verilen gerçek noktaların yeterliliğinin sağlandığı dava raporları nadiren bulunabilir. Bu sadece uluslarca gösterilir, uygulamalarında görülür, suç ilerlemesi kurumundan uzak durur ve kendi yaptıklarını kabul etmezler.

    Sadece görevlerinde, bilinçli olarak uzak durdukları yasaklamalar Uluslararası örf ve adetle açıklanabilir. İzin verilen gerçekler, ulusların anladığı bilinçli görevlerde uygulanmaz, diğer bir durum da, burada karşıt doğruları gösterecek diğer şart hesaplamaları da vardır.

    Daha yakın zamanda Nicaragua VUS (Merits) (1986) davasında ICJ şöyle belirtmiştir:

    “Yeni örf ve adet kurallarının formülü için, sadece çözüm uygulamalarını içermek yeterli değildir. Fakat bunlar “opinio juris sive necessitatis” düşüncesiyle uyuşmalıdır.”

    Antlaşmaların Örf ve Adet Hukuku ile Açıklanması
    Çok yönlü antlaşmaların sürdürülmesiyle ilgili farklı bir görüş, Uluslararası örf ve adet hukuku açıklamalarının burada kullanılmasıdır. Bu Uluslararası hukukun 1969 yılındaki antlaşmalar hukuku üzerine olan Viyana Toplantısının 34. maddesinde belirtilen genel bir kuraldır. Bu anlaşmalar kendi rızalarını içermede üç parçaya bağlanamaz. Eğer bir ulus parti dışına karşı anlaşma tedariklerini zorunlu olarak uygulamak isterse, bu durumda, Uluslararası örf ve adet hukukunun mantıklı kurallarına anlaşma gereklerinin uygulanması gereklidir. Burada iki mümkün durum ortaya çıkar:

    - Anlaşma, Uluslararası örf ve adet hukuku oluşumunun beyanını nerede içerecektir.

    - Anlaşma yeni hukuku nerede oluşturacaktır.

    Eğer anlaşma örf ve adet hukukunun beyanat amaçlarının görüntüsü ise veya Uluslararası örf ve adet hukuk beyanının içerilmesiyle oluşuyor ise, örf ve adet kurallarının mantıklı bir açıklaması kabul edilebilir. Anlaşma yeni oluşturulan hukuk kurallarının kabulü sırasında ise parti örf ve hukuku açıklamalarına güvenilebilir.

    “North Sea Continental Shelf” davasında ICJ, “opinio juris” kuralını kabul eden norm oluşumu sağlamalarının anlaşmalarda içerilebileceğinin mümkün olduğunu söyler ve partisizliğe bağlı olmak tıpkı parti toplantıları gibidir fakat mahkeme sıra halinde durumları belirtmiştir:

    - Toplantı, tedarikleri esaslı norm oluşumları gibidir ve genel hukuk kurallarının temeline saygı gösterilebilir.

    - Burada geniş ve temsilci bir katılım zorunludur, özellikle kabul edilen etkiler bu ulusların belirli toplantılarına ilişkindir.

    - Sağlanan çağrılmalarda neredeyse üniforma gibi, ulus uygulama genişliğinde “opinio jurise” yansıtılmak zorundadır.

    Bunu takip eden noktalarda belirtilmek zorundadır “international lawin a Divided Word (1986)” davasında şöyle belirtilmiştir:

    “Anlaşmalar ve örf ve adet aynı temelde olduğundan beri genel kurallar arasındaki ilişkiler takip edilmelidir. Bu da iki kaynağın bu genel ilkelerle idaresiyle mümkün olur.

    Bu yasal uygulamalar benzer kaynaklardaki normların çıkarılmasıyla olur: lex posterior derogat priori (yani sonraki hukuku önceki hukuka bırakmak), lex posterior generalis non deropat priari speciali (yani sonraki hukuku, genel karakter içinde, özel karakterdeki yeni hukuku eksiltmemektir) ve lex specials derogat generali (özel hukukun genel hukuka üstün gelmesi) normalarıdır.
    Okumadan imzalamam!



    http://www.y0utube.org/
    Foruma üye olmak için tıklayın!
    Forum, yorumlarınızla var olacaktır. Yorumlarını esirgemeyen herkese teşekkürler.

  4. #4
    Süper Editör muzur Kullanıcısının Üye Resmi (Avatarı)
    Üyelik Tarihi
    07.07.08
    Nereden
    İstanbul
    Yaş
    34
    Mesajlar
    2.002

    Standart

    Hukukun Genel İlkeleri
    38. madde 1. parag. (c), Uluslararası Adalet Divanı Statüsünde problemli olan paragraflardan birisidir ve tarihi sağlamalar bu bilginin anlaşılmasına yardım etmektedir. Hukuki Tavsiye Komisyonunun, Daimi Mahkemenin uygulamalarının ne olduğu konusunda görüş ayrılığına düştüğünden beri, göz önünde bulundurulması gereken şey; mahkeme örf ve adet uygulamalarında sınırlı mı olmalıdır ve anlaşmalar veya diğer kaynaklara izin verilmeli midir. Komitedeki Belçika başkanlığının teklifi; mahkemenin uygulamasında “hukuk kurallarını tanımanın devlet halkının yasal vicdanıyla” olmalıdır. Bu teklife komitenin üç üyesi tarafından karşı çıkıldı. Bunlara göre ise mahkeme uygulaması, sadece kurallar ve “örf ve adet” ve anlaşmalarda somutlaştırılarak çıkarılan ilkelere göre olmalıdır. İngiliz temsilcisi Lord Phillimore, çözülemezliğin giderilmesinde bir uzlaşma formülü sunmuştur: Mahkemenin direkt uygulamasının sivil uluslarca kabul edilen hukukun genel ilkelerine göre olması gerektiğini belirtmiştir. Lord Phillimore’a göre genel ilkeler tüm uluslarca “in foro domestico” olarak kesin prosedür ilkeleridir, bu ilkelere güven iyidir ve ilkeler”res judicata” (hukuki)dir. Uzlaşmada, durumda içerilen sözcükler kabul edilmiştir.

    Teklifin temeli, iki ana sebep arkasındadır. İlk olarak, o zamandaki heyecanı yansıtmaktadır, karadaki görüş, ulusların bağımsızlıklarının sağlamlığının iyi düşünceyle gerekli olmadığıdır. Uyuşmazlıkların barışçıl çözümleri, ulusların kendi ilgilenimleri arkasında olan oluşumlara izin veren Uluslararası hukuku cesaretlendirir. Aynı zamanda şu hissedilmektedir, mahkemenin etkileyiciliğini ciddi şekildi baltalayan, Uluslararası hukuk üzerinde yasaklanan kararlar vardır. çünkü burada örf ve adet ile anlaşmalar bulunmamaktadır. Durum “non-liquet” le ilgilidir. İç hukuk sisteminde problem, hukuk ilkelerini anlamaya çalışmaktır. Bu aynı zamanda zaten oluşan kurallar ve ana yasal ilkeler içinde “tıpkı hak ve adalet gibi” söz konusudur. “non-liquet” durumu Uluslararası hukukun yükselişine çok benzemektedir ve genel ilkeler formülü hiçbir boşluk olmadan kapanmıştır.

    Önemli bir başlangıç noktası, ICJ tarafından yapılan değerlendirmeye göre; 38. (1) (c) maddesine hiçbir şekilde açıkça referans gösterilmeyecektir. Formül, “hukukun genel ilkeleri devlet halklarınca kabul edilecektir, “sadece bireysellikte veya görüş ayrılığında kullanılabilir. Galip olan görüşe göre; 38 (1) (c) maddenin anlamı, mahkeme yazarlarınca iç hukuk biliminin genel ilkeleriyle uygulanacaktır. Belirli özel hukukta ve ulusların ilişkilerindeki uygulanabilirlilikte de uygulama söz konusudur. Uluslararası hukuk ilkelerinin kendinden söz ettiği düşünülmemelidir. Bunlar anlaşma ve örf-adetten çıkmaktadırlar. Uluslararası mahkemeler sıklıkla, iyi bilinen ve genel tanınan ilkelerin eşit uluslarca kurtuluş ilkesi olarak görüldüğünü belirtir. Benzer ilkeler 38 (1) (c) maddesinden gelmemektedir. Lauterpacht Uluslararası Hukuk (1970) ‘de şöyle demiştir:
    “[Genel İlkeler], hukukun ilkelerine ilk örnektir, özel ve kamusaldır, devlet vatandaşları liderlerince beklenen yasal açıklamalardır, genel ve esaslı özelliklerde hukuk bilimine saygı gösterir. Bunlar kendi durumundaki hüküm ilkelerinden değildir. Bu ihlaller yasal görevi zorunlu kılan mecburiyet iadeleridir....”

    “Vatandaş milleti” adlandırmasıyla ilgili sonuç noktası konulmalıdır. Bu formulasyonun bugün modası geçmiştir ve yanlanlam farkını taşımaktadır. Bu durum Hakim Ammoun tarafından 1969 yılında ICJ’de tartışılmıştır ve burada geçmişin değişmesi gerektiğiyle ilgili fikirler mevcuttur.

    Bazı Örnekler
    Uluslararası mahkemenin, genel ilkelerin doğasını belgelendiren bir numaralı kararı, Chorzow Faktory (1927) davasında verilmiştir. daimi mahkemenin belirttiği ilke şudur:

    “... bir parti bazı yükümlülükleri kendine yarar sağlayacak şekilde yerine getiremez veya bazı anlamların düzeltilmesi konusunda başvuruda bulunamaz, eğer başka bir p arti bazı yasal maddelerle yükümlülükleri yerine getirmeyi engelliyorsa veya kendine açılan mahkemeye başvuruyu engelliyorsa sorun mevcuttur.

    Daha sonra Chorzow Factory (1928) davasında mahkemenin görüşü; “... bunlar Uluslararası hukukun ilkeleridir ve hukukun genel konseptidir. Bir sözdeki hiçbir ihlal yükümlülükleri yansıtamaz.”

    Uluslararası mahkemenin, estoppel doktrinini kullandığı dava sayısı iç yasal sistemdeki sayıyla tanınmıştır. Belki de daha net bir örnek Tayland ve Kamboçya’daki, Fransa-İndo-Çin tarafından bir parça şekillenen Temple davasında bulunabilir. İki ulus sınır bölümüyle ilgili uyuşmazlıktadır. Kamboçya başarılı bir şekilde 1907 yılındaki haritaya güvenmektedir. Bu harita Fransa yetkilileri tarafından Siamese hükümetinin isteği üzerine çizilmiştir. Harita Fransa ve İndo-Çin’deki Temple bölgesini açık bir şekilde göstermektedir. Siamese yetkilileri, hata itirazından dolayı Fransa’ya teşekkür etmiş ve yeni hazırlanan haritanın bir kopyasını da istemiştir. Bundan başka 1930 yılında Siamese Kralı sorunlu bölgeyi ziyaret etmek ve Fransa yetkililerinden resmen almak için ödemede bulunmuştur. Daha sonra iki harekette Uluslararası mahkemede kesin olarak görülmüştür ve sonucunda Tayland’ın haritadaki sınırı açma davasını engellemiştir (Temple of Preah Vihear (1962) davası).

    Diğer ilkeler, mahkemenin içerdiği sınıf davranışı hakkıyla ilgilidir (actio popularis – international Status of South West Afrika- (ıaco) davası) ve doktrin Barcelona Traction, light and Power Campany Limited (1970) davasıyla birleşmiştir.

    Adalet
    Bu genel ilkelerin arasında, adalet, hak ve eşitlik görüşü, içerilmesi ve dava sayısı savunulabilir. Bu sağlam hukukun indirekt uygulamalarında görülen bir yoldur.adalet uygulaması, genel ilkeleri gibi 38. maddenin 2. paragrafıyla karıştırılmamalıdır. Uluslar bu iki parçada da görüş ayrılığındadırlar. Mahkeme “ex aequo et bona) davasındaki kararında, adaleti diğer yasal kurallar için teamül olarak kullanılabileceğini belirtmiştir.

    ICJ, kendi başına, adalet ilkesindeki görünüşün Uluslararası hukukun ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtir. Diversion of Water from the meuse (1937) davasında, Hakim Hudson şöyle demiştir:

    “Genişçe bilinen adalet ilkesi uzun zamandır Uluslararası hukukun bir parçasını oluşturmaktadır ve bunlar, Uluslararası mahkemenin uygulamalarında da görülmektedir.”

    40 yıl sonra ICJ bu görüşü, Continental Shelf (Tunisial Libyon Arab Janahiriya) (1982) davasında belirtmiştir:

    “Adalet, hak düşüncesinden çıkan yasal bir anlayıştır. Görevi hak yönetimine açıklık getirmek olan mahkeme bunu uygulamaktadır. [Mahkeme] adalet ilkesini Uluslararası hukukun bir parçası olarak uygulamakla yükümlüdür ve değerleri göz önünde bulundurma dengesi adalet sonuçlarına saygıyla ilgilidir.

    Adaletin yeriyle ilgili, birçok belirli tartışma mevcuttur. Hakim Weerannantry’in adaleti Uluslararası hukukun içinde sayan hükümleri, Geanland ve Jan Mayen arasındaki yerle ilgili olan davasında mevcuttur (Denmark V. Norway (1993).

    Adli Kararlar
    Mahkeme, anlaşma hukukunun referansıyla ilgili uyuşmazlıkları çözemez. Bunlar örf ve adet veya genel ilkelerle ilgilidir. 38. madde adli kararlara yardımcı anlamlar sağlar ve çok yüksek nitelikli kamusal değerleri öğretme de boştur (Anlaşmalarının yardımcı kaynak olarak reddedilmesine rağmen).

    Adli kararlar belki de 59. maddeyle sağlanan konularda uygulanabilir:
    “Mahkeme kararı, belirli davalara saygı ve parçalar arasındaki kuvvet bağlılığından başka durumda değildir.”

    Başka bir deyişle, Uluslararası hukukta “stare decisis” yoktur. bununla beraber, ICJ sonraki kararlara ve bunların hesaplamasına bakar. Değer adli bütünlükte görülür. fakat belirli kararların uygulanmasına dikkat edilmelidir. Kararlar çoğunluktadır. Karardaki uyuşmazlık, başkanın döküm oylarıyla giderilebilir. Bazı görüş ayrılığı olan hükümler, yasal nedenlerden çok siyasidir. Hakem kararıyla alınan kararlar, sorun üzerindeki kendi yansımalarına bağlıdır ve uluslararasındaki anlaşmazlık hakemin karar verdiği duruma itaatle giderilir. Uluslararası mahkemenin prosedürüne ilişkin şeyler 12. bölümde daha detaylı olarak içerilmiştir.

    38. madde adli kararların sınırı değildir, belki de bu Uluslararası mahkemenin uygulamalarına bağlıdır. İç mahkemenin kararıyla ilgili raporlar şöyle alınabilir: Örneğin BM Süper Mahkemesi büyük bir saygıyla uyuşmazlık üzerine belirli sınırlarda bulunabilir. İngiliz Prize mahkemesindeki benzer kararlar prize hukukunun gelişmesine katkıda bulunmaktadır; hukuk deniz savaşı süresince gemi ve esir alımıyla ilgilidir. İç mahkeme kararları belki de ulus uygulamalarını açıklayabilir. Buradaki oluşumdaki amaç, Uluslararası örf ve adet hukuk kuralları üzerinedir.
    Okumadan imzalamam!



    http://www.y0utube.org/
    Foruma üye olmak için tıklayın!
    Forum, yorumlarınızla var olacaktır. Yorumlarını esirgemeyen herkese teşekkürler.

  5. #5
    Süper Editör muzur Kullanıcısının Üye Resmi (Avatarı)
    Üyelik Tarihi
    07.07.08
    Nereden
    İstanbul
    Yaş
    34
    Mesajlar
    2.002

    Standart





    Ulus Değeriyle İlgili Çok Yüksek Nitelikli Kamusallığın Öğrenilmesi
    Tarihte, uluslar arası hukukun gelişmesinde yazarların rolü büyüktür. Hukuk ilminde önemli olan Grotis, Suarez, Gentilis gibi kişiler 1. bölümde tartışılmıştı. Bugün uluslar akademik yazarlara mahkeme savunmalarından önce çok fazla hürmet etmektedirler. Yazarlar uluslar arası hukukun oluşumunda önemli bir parça oynamaktadırlar. Bunun iki ana nedeni şudur: Uluslar arası hukuk sisteminin etraflı genç olarak karşılaştırılması ve hiçbir yasalaştırma organının bulunmamasıdır. Periyodik oluşumda yazarlar uluslar arası hukukun içeriği ve alanının oluşumuna yardım ederler. Buna rağmen sağlam organ gibi hukuk yükselir ve yazarların etkisiyle azalır (yazarların hukukta yeni alan oluşumunda önemli rol oynamasına rağmen bu böyledir, örneğin denizcilik nüfusu gibi). Çok nitelikli yazarların sorunla ilgili kararları; bu son sorunda kullanışlıdır ve sıklıkla önemli niteliktedir. Şu da belirtilmelidir ki; mahkeme kendi başına özel yazarlara referansı sık sık vermemektedir.

    Diğer Mümkün Kaynaklar
    Aşağı yukarı 30 yıldır, 38. madde görüşüyle ilgili düşüş yaşanmıştır. Buna göre 38. madde uluslar arası hukuk kaynağı olarak çok geniş değildir ve tamamlayıcı listeler bulunmamaktadır. Bir durumda, örneğin, ICJ’nin çok saygı gösterilen kararı, hukuk kurallarına konan yasak üzerine kaynak oluşumu istemeyerek düşüşe geçmiştir. Diğer bir deyişle savunulan görüş, uluslar arası hukuk ICJ kararlarını basit bir şekilde içermemektedir. 1966 ve 1980 yılları arasında mahkemenin çalışma gücü dramatik bir şekilde düşüşe geçmiştir. Bu South West Africa davasının ikinci evresinde görülmektedir. Karar ağırlıkla bağımsızlığını yeni kazanan ulusları tartışmıştır. Bu uluslar mahkemede algılanan Avrupa ve Amerika önyargısına güvenmemektedirler. ICJ uyuşmazlıklarına itaatten ziyade bunlar BM’nin içinde iyileştirici organları bulmaya çalışmayı tercih etmektedirler. BM’nin çalışmaları düşmüştür. Bunlar uluslar arası hukuk analizleriyle ilgili önem verilmeyen ulus davranışlarının etki derinliğinde görülmektedir. Bu her iki sebep için, varılan görüş uluslar arası hukuk 38. madde tedariklerini içerecek kadar uzun bir kaynak değildir görüşü tartışılmaktadır. Bu görüşün desteklenmesini ICJ hükümleri arasında bulmak mümkündür, örneğin Jennings’in “Uluslar Arası Hukuk İçinde Uluslar Arası Hukuk Kimliği” öğretim ve uygulama kitabında şöyle yazılmıştır (1982):
    “Makul olarak bugün, 1920 yılında çerçevelenen Uluslar arası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinin dilini rasyonalist olarak hukuk dilinde denemeyi ummuyoruz. Bu çok acil gözden geçirmeye ve özene ihtiyaç duymaktadır. 38. maddeyi kullanmak, kesin olarak hâlâ, amaç analizi ve unsurlarla kategorilerin açıklaması için gereklidir. Hukuk bugün anlamsız güçlü unsurlara sahiptir.”
    Bundan dolayı uluslar arası hukukun diğer kaynaklarını sıralamak gerekmektedir.

    Uluslar arası Örgütlerin Önergesi
    Uluslar arası örgütlerin önergelerinin zorla elde edilmesi, Birleşmiş Milletler Genel Toplantısının belirli bir kararlılığıdır, uzun tartışma alanlarına sahiptir. Bununla birlikte, BM Genel Kurulundan yasa geçirmek tabii ki doğrudur. Burada uluslar arası hukuk oluşumunun oynadığı rol 1045 yılında canlandırılmıştır. 1920 yılında yalnız bırakılan 38. madde taslağı oluşturulmuştur. Önergenin etkisi tartışıldığı zaman belki de Sloan tarafından tavsiye edilen kategorilerin göz önünde bulundurulması kullanışlıdır. Sloan önergeyle ilgili üç ana kategori tanımıştır:

    * Kararlar
    BM Antlaşmasının 17. maddesinin erdemi; Genel Kurulda alınan kararlar bütçesel ve finansal sorunlar üzerinedir. Bu sorunlarda üyelere bağlıdır. Bütçesel kararlara katlanmaktaki yetersizlik, sonuçta üyeleri birlikten erteleme ve çıkarmaya kadar varabilir. Antlaşmanın 2. maddesi 5. fıkrası şöyle devam eder:

    “Tüm üyeler BM’nin bütün hareketlerinde yardım etmelidirler. Bu olağan antlaşmayla uyum halindedir. Ve de BM karşı olan önleyici hareketlerden sakınmalıdırlar.” Bu durum, tartışmalı olarak BM’nin aldığı yasalaştırma hareketlerine üye ulusların bağlayıcılığını içerir.

    * Tavsiyeler
    10. Madde şöyledir:
    “Genel Kurul, mevcut antlaşmanın alanı ve sorunlarıyla ilgili konularda tartışma yapabilir .... ve... BM üyelerine, Güvenlik Konseyine veya her ikisine birden benzer soru ve sorunlarla ilgili tavsiyelerde bulunabilir.”

    * Beyannameler
    Beyannameler Genel Kurul önergelerinin bir çeşididir. Antlaşmanın 4. bölümündeki tedarik uygulamaları, oluşumları üzerine yasakları içerir. Beyannamenin tartışmaya yol açan kalımlarda etkisi, tavsiye edilmez ve benzer şekilde değerlendirilmez.”

    1945 yılındaki Genel Asambleden beri önerge numaralandırılması benimsenmiştir. Bunlara “Beyanname” denmiştir ve uluslar arası hukuk ilkelerinin açıklanmasıdır. Benzer deklarasyonlar oybirliğiyle veya hemfikirlilikle benimsenir. En kapsamlı beyanname, uluslar arası hukuk ilkeleri üzerinedir.

    Bu da dostluk ilişkilerini ve ulusların birlikteliğini içerir (GA Önergesi, 1970). Diğer önemli beyannameler; Koloni Toprak Bütünlüğü ve İnsanları İçin Bağımsızlık Beyannamesi (1960), Yıldızlar ve Gezegenler Arasındaki Boşluğu Araştırmada Ulusların aktiviteleri Üzerine, Yasal İlkelerin İdaresi Beyannamesi (1963). Diğer kesin önergeler belirtilmediği halde, uluslar arası hukuk ilkelerince beyanname olarak kabul edilir. Önergeyle ilgili bir örnek, uluslar arası Hukuk İlkelerini Tanıma olarak isimlendirilen beyanname, Nurmberg Mahkemesince belirtilmiştir (1946). Şu da belirtilmelidir ki, bazı beyannameler Genel Kurul ile içerilmemiştir. Açık yasal haklar ve yükümlülükler de içerilmemektedir. Bu konuda önemli bir örnek İnsan Hakları Evrensel beyannamesidir. Bu beyanname başarılı standartlarla ilan edilmiştir.

    Bu durum bugün evrensel bir kabul gibi görülmektedir, bundan başka BM önergesiyle ilgili kesin bir durum uluslar arası hukuk kurallarının bağlılığıyla ilgili oluşumda kullanılır. Belirli önergeler makul uluslar arası hukuka saygı gösterebilir, sıralı kriterlere bağlıdır, genel durumu içerir. Texaco Overseas Petroleum Co. Libya (1978) davasında, libya arkasındaki karar verici, milliyetçi bir nitelikle iki Amerikan benzin şirketiyle ilgili karar verici Prof. Dupuy yabancı mülküyle ilgili uluslar arası hukukun ilgilendiği amaçları tartışmıştır. Sürekli Bağımsızlıkla ilgili Genel Kurul Önergesini, Doğal Önerge (1962)’den üstün tutmuştur ve aynı şekilde Ekonomik Haklar ve ödevler (1974)’den de üstün tutmuştur. 1803 yılındaki önerge 2’ye 87 oyla benimsenmiştir ve 12’de çekingen oy kullanılmıştır. Fransa ve Güney Afrika önergeye karşı oy kullandılar ve Sovyet Bloku, Burma, Küba ve Ghana’da çekimser oy kullanmışlardır. Önerge kendi mülkiyetinde yabancı kamulaştırmasını kabul etmiştir. Bu mülkiyet kamu faydası nedeniyle dışarıya taşınmıştır, güvenlik veya ulus ilgilenmesi ve alan tazminatı da belirlenmiştir. Karar verici Dupuy, şöyle söylemiştir:

    “Benimsenen ana şartlar üzerine .... ve “opinio juris communis” düşüncesinin açıklanması üzerine önerge (1803) mahkemenin ulusların örf ve adet hukukuna bağlı olduğunu bu alanlarda açıklamaktadır.... Çoğunlukla varılan oybirliği, değerli temsilciler grubundan gelmektedir ve evrensel tanımlarla ilgili önemsiz şeyleri içermemektedir.”

    Dupuy, daha sonra 1974 yılındaki Ekonomik Haklar ve Görevler sözleşmesini göz önünde bulundurmuştur. Bu önerge 6’ya 120 oyla ve 10 çekimser oyla kabul edildi. Karşı oy kullanan uluslar; Belçika, Danimarka, Federal Alman Cumhuriyeti, Lüksemburg, Birleşik Krallıklar ve ABD’dir. Çekimserler ise; Avusturya, Kanada, Fransa, İrlanda, İsrail, İtalya, Japonya, Hollanda, Norveç ve İspanya’dır. Antlaşmanın sağladıkları, ulusların gelişiminde çok daha olumludur. Dupuy burada, antlaşmaya karşı olan birkaç faktör bulmuştur. Bu da tıpkı uluslar arası hukukun kaynağı gibidir:

    “İlk durum, anlaşmanın 2. maddesinin siyasilikten çok yasal beyannamelerle analiz edilmesi gerektiğidir. Bu deklarasyonda gelişimle ilgili ideolojiklik ve endüstriyel olmayan ulusların desteklemeleriyle mümkündür. Birleşimle ilgili yolculuk, ödemeyle ilgili prosedür ve uluslararası hukukla ilgilidir. Bu prosedür, iç hukukta, mahkeme beklentilerinde delege ferenda formülüne saygı göstermez. Bu uygulama da “contra legem” birçok gelişen ulusun gözüdür.

    Bu güne kadar önergelerin kabulüyle ilgili görünüm, uluslar arası hukuk kurallarının birleşimiyle alakalıydı. Şimdiki tartışmaların odak noktası, önergenin uluslar arası hukukun bir kaynağı mı yoksa sadece örf ve adet hukuku ve genel ilkelerin açıklaması mı olduğudur. Çok analiz edilen konuyla ilgili bir önerge, 1962 yılında geçen Uzay Dışı beyannamesidir. Bu beyannamede asıl amaç, uzay dışlığıyla ilgili yasal rejimi kurmak, uzay araştırmalarıyla ilgili ilkeleri insanlığa yarar sağlayacak hale getirmektir. Bu da “uzaydışılık ve göksel organlar”dır. Bunlar ulusal ayrımın konusu değildir ve kullanma ile araştırma sadece barışcıl amaçlara taşımak gayesindedir. Beyannameyi benimseme tartışmalardan beri, Genel Kurul delegeleri, beyannamenin yasal etkilerini, genel yardım görüşüyle beyanname ilkelerini, aynı fikirde benimsemek, etkilemek ve yasal bağlayıcılık istemişlerdir. Önemli sayıda ulus görüşü benzer doğal beyannamelere bağlamışlar, ulus uygulamalarıyla oluşan beyannamelere gerçek üzerinde engeller koymuşlar ve “hak düşüncesini” örf ve adet kuralları içinde oluşturmuşlardır.

    Oluşturulan benzer önergeler Bin Cheng’in kelimeleriyle “örf ve adet hukuku anı”dır. Nicarugua (1986) davasında ICJ’nin açıkladığı görüş; BM’ler uygulamalarının “hak düşüncesiyle” devam ettirildiği ve bunun da ulus uygulamalarıyla açıklanan örf ve adet kurallarının devamı olduğudur. 38. maddenin tedarikiyle ilgili ICJ’nin yaptığı değişiklik, uluslar arası örf ve adet açıklamalarıyla adlandırılan önergenin uluslar arası mahkemelerce benzer şekilde devam ettirildiği görülmektedir. Kesin tanımlamanın şüpheye açık kalan prosedürde hangisi olduğu da belirtilmektedir.

    Bölgesel Örgütlerin Önergeleri
    Bölgesel örgütler, örneğin Avrupa birliği, Avrupa Konseyi, Amerika Devletler Örgütü ve Afrika Birlik Örgütü gibi örgütlerdir. Bunlar kendi ölçümleri aracılığında, ne olduklarının gösterilmesinde, tıpkı bölgesel grup gibi hukuku göz önünde bulundururlar. Bu özellikle 15. bölümde tartışılan insan hakları kısmında çok önemlidir.

    Uluslar arası hukuk Komisyonları ve Düzenlenmesi
    Örf ve adet hukukuyla ilgili büyük bir zorluk, yaygınlığından ve kesinlikten yoksun olmasından kaynaklanır. Bunun aydınlatılması, uluslar arası hukuku düzenlemeye kalkışmakla mümkündür. Bunun en yakın örneği 1899 ve 1907 yıllarında sağlanan Hague Konferansı’dır. Bu konferansta uyuşmazlık çözümleri ve silahlı kuvvet kullanımıyla ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Uluslar arası hukukla ilgili düzenleme ve gelişim BM’lerin bulunmasıyla ve BM Antlaşmasının sağladığı 13. maddenin yansımasıyla ilgilidir:

    “Genel Kurul çalışmaya başlamalıdır ve amaçlarla ilgili tavsiyelerde bulunmalıdır: Uluslar arası hukuk çalışmalarının yükselmesi; siyasi ve uluslar arası hukukun düzenlenmesinin de ilerlemeyi destekleyici alanlarda olur (önemli ekleme).

    1947 yılında BM’lerin yardımı altında, Uluslar arası Hukuk Komisyonu kurulmuş ve uluslar arası hukukun düzenlemesiyle ilerlemesi görevi oluşturulmuştur. ILC dünya çapında 34 üyeyi 5 yıl içinde edinmiştir. Bu üyeler de ulusal hükümetlerle liste temini uygulamışlardır. ILC’nin üyeleri ulus temsilcilerinden çok bireysellik üzerine oturmuştur. Komisyon genellikle kendi başkanlığında çalışır. Madde taslaklar, fikir açıklamasıyla hazırlanır, konferans belki de madde tasarımcılarını, toplantının bitiş projesi hedeflerini görüşmek üzere imzaya açık olarak toplantıya çağırabilir. Konferans bazı zamanlarda sonuncu olabilir. Deniz Hukukuyla ilgili üçüncü konferans 1973 yılında New York oturumuna açıldı ve Deniz hukuku Toplantısı’nın sonuç açılımı 1982 Aralık’ında imzalandı. Toplantı onayı açıkça hukuk kaynağıdır. Taslaklar genelde yüksek ikna edici uluslarla, ulusların uygulamalarının, hukukun muayyen yerlerinde yapılmıştır.

    ILC en önemli uluslar arası çalışan olmasına rağmen, uluslar arası hukukun düzenlenmesi ve gelişiminde, burada aynı görevi yapan diğer devlet örgütlerinin oluşumu da görülmektedir. Bu tip örgütler genellikle hukukun belirli özellikteki yerlerindedirler: Örneğin, Uluslar arası Ticaret Hukukuyla ilgili BM’ler Komisyonu (UNCITRAL), Uluslar arası Çalışma Örgütü (ILO), BM’ler Eğitim, Bilimsel ve Kültürel Örgütü (UNESCO) bunlardandır. Bunlara ilaveten burada bazı özel şeyler de bulunabilir, hukuk gelişiminde bağımsızlık organlarının çalışımı gibi; uluslar arası Hukuk Derneği ve Uluslar arası Droit Kuruşu bugün en iyi bilinen iki tanesidir. Bunlar İkinci Dünya Savaşından önce oluşturulmuş olmasına rağmen bugün hâlâ önemlidirler.

    Yumuşak Hukuk
    Uluslar arası hukukun kaynağıyla ilgili çalışmaların son zamanlardaki gelişimi, uluslar arası hukuk taleplerinin davranışlarla oluşumu, çeşitli görüş ayrılığı yoğunluğuna veya kuvvetine bağlıdır. Buradaki kurallardan bir tanesi, genellikle antlaşmalar içerilmiştir, bu da ulusların nesnel pozitif yükümlülükler bağlayıcılığıyla oluşmuştur. Diğer bir deyişle, buradaki uluslar arası enstrümanlar, anlaşma tedarikleriyle ulusları bağlamaz, bundan başka normatif talep oluşumları ve standart sağlamalar veya davranış tutkuları da mevcuttur. Benzer enstrümanlar, uluslar arası hukuk ilişkilerinde meçhul imalar yapabilir ve bu durum ulusların davranışlarında da söz konusudur. Fakat hukuk pozitif hislerle göz önünde bulundurulamaz. Yazarların belirttiği gelişen bir organ, sert hukuk, yumuşak hukuk ayrımıdır. Yumuşak hukukun önemli bir kullanımı çevresel uygulama durumundadır. Bu konuda 17. bölümde daha etraflıca tartışılmaktadır.

    Yumuşak hukukun belirli bir faydası, katılımla oluşan oluşumlara hissi olarak değil ulusların davranışlarıyla izin vermesidir. Örneğin 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yumuşak hukuku hedeflenen başarı üzerine oturan ve uygulamaya bağlı olmaya bir durum olarak içermiştir. Bu zamandan beri tartışılan konunun hepsi bu değildir, yapılan şeyler sert hukuk kurallarına da çevrilmektedir. Diğer bir örnek, 1974 tarihli Ekonomik Haklar ve Görevler Antlaşması olmalıdır. Bunda ulus davranışları üzerine şüphe götürmez etkiler vardır. Fakat uluslar arası hukukun kurallarına bağlayıcılığın katılaşmasında uzun bir yoldur. Şu açıktır ki, yumuşak hukuk içinde çeşitli katı görüş ayrılıkları mevcuttur. Yumuşak hukukun etkisiyle ilgili diğer bir örnek, 1975 tarihli Avrupa Güvenlik ve İş Konferansı’nın final maddesidir (Helsinki Beyannamesi). Bu belge bağlayıcı olmamak üzerine bir açıklamadır, OECD çok uluslu girişimlerde meselenin ana noktasıdır ve Güney Afrika’yı boykot eden Gleneoğles Tartışması, yasal bağlayıcılık yükümlülükleri olmadan bazı yasal etkilerde bulunur.

    Hak Telkini veya Kesin Normlar
    Yumuşak ve sert hukuk arasındaki ayrım üzerine yapılan tartışmada göz önünde bulunan uygulamanın dönmesinde, sert hukuk içinde ikili seviye görünmektedir. Birçok iç sistem “jus cogens” (halk telkini) (kamu politikasıyla ilgili kurallar veya ilkeler yasal konularda aşağılayıcı değildir ve sıklıkla “ordre public” denir) ile “jus dispositivum” (özel uygulama konularında yapılan yerine koymadır) arasındaki farklılıktır. Burada bulunan aşağılayıcı olmadığına dair bir fikir uluslar arası hukukun esaslı bir normudur yeni değildir. 1. Dünya Savaşı’ndan önce birçok yazarın açıkladığı anlaşmalarla ilgili görüş esaslı norm yönünden boştu. “jus cogens”le ilgili uluslararası doktrin doğal hukuk teorilerinin hafif etkileridir. Pozitivizmden hoşlanmayan bağımsızlık tartışmaları, ulusların ilgilendiği özgürlük tanımlamalarını içerir. Doğal yazarlar bu ulusların anlaşma ya0ma güçlerinde çok özgür olmadıklarını söylerler. Bunların görüşüne göre, burada mutlaka, uluslar arası komisyonlarca alttan desteklenen esaslı ilkelere tüm uluslarca saygı gösterilmektedir.

    Antlaşmalar Hukukuyla ilgili hazırlanan madde taslağında, ILC jus cogens doktriniyle ilgili uygulanabilir düşünceler öne sürmüştür. ILC desteklediği düşünce; antlaşmalar, kesin uluslar arası hukuk normlarıyla zıtlaşmaya düşerse bir boşluk doğabilir. Fakat burada hangi normun tanınacağı konusunda net bir kriter yoktur. bu konuda kabul edilen tanım Viyana Konferansında yapılmıştır ve 53. maddenin sonucu, 1969 tarihli Anlaşmalar Hukuku üzerine yapılan Viyana Konferansında şöyle belirtilmiştir:

    “Bir antlaşmanın geçersiz olma durumu; sonuç zamanında genel hukukun kesin normlarıyla zıtlaşma haline düşerse mümkündür. Geçerli konversiyonun amaçları için, uluslar arası hukukun kesin normları, norm olarak kabul edilmeli ve uluslarla alakalı uluslar arası komite hiçbir küçük düşürücü müsaade olmadan ve sadece sonradan ortaya çıkan genel hukuk normlarının değişmesiyle mümkündür.”

    Benzer bir sağlama, uluslararasındaki Antlaşmalar ve Uluslar arası Organizasyon veya Uluslar arası Örgütler Arasındaki Hukuk (1986) üzerine Viyana Konferansında da yansımızdır. “Jus cogens” doktrini ulus sorumluluğu üzerine madde taslağında farklı belirtilmiştir. Bu taslak ILC tarafından uluslar arası suçlar sonucunda, uluslar arası yükümlülüklerin ihlaliyle ilgilidir.. “Uluslar arası komisyonda ilgilenilen esaslı oluşum şartları.” Kesin kuralların oluşumuyla ilgili tavsiyeler, ICJ’nin hüküm verdiği Nicaragua davasında epeyce bulunmaktadır. Mahkeme burada kuvvet kullanımı üzerine yasaklamalarda bulunmuştur. “Bunun da göze çarpan örneği uluslar arası hukuk kurallarının sahip olduğu ‘jus cogens’i karakteridir.” Diğer aktivitelerin tanıdığı şey, “jus cogens”i ihlal ederek köle geleneğini içermektedir. Bu aynı zamanda korsanlık ve genocid’i de içermektedir. Bu anlamda beklenen dava “Legality of the Use by a State of nuclear Weapans” davasıdır. Bu davada ICJ Dünya Sağlık Örgütüne tavsiyelerde bulunmuştur. İlgili ülkeler mahkeme tarafından yazılan ilk teklifte -tavsiye düşüncesinden önce çok zaman almasına rağmen- bulunmuşlardır. Şu kaçınılmazdır ki, bu dava “jufs cogens”in detaylı olarak göze alındığı bir davadır.

    Bu durum uluslar arası hukuk tanımasında sıradan gibi görünse de, “jus cogens” genel durumdur. En az netlikteki yol ise “jus cogens” kuralının nasıl oluşabileceğinin tartışıldığı yoldur. “Jus cogens” hukukun yüksek bir statüsü olduğundan beri, tüm uluslar buna bağlıdırlar. Mümkün olmayan şey ise “jus cogens” kuralının uluslarca basit çoğunlukla kabul edilmesi ve politik ve ideolojik azınlığa zorla yüklenmesidir. Anlaşmalar Hukuku üzerine Viyana Konferansı’nın tartışıldığı süre boyunca bir grup devlet “jus cogens” kuralının kabulüyle ilgili evrenselliğe önem vermişlerdir. Avustralya delegelerine göre “jus cogens” kuralı saygı gösterilmesi gereken tek kuraldır ve bu durumda, sağlam uyuşumdaki tüm yasal sistem ilkelerine dayanmaktadır. BM temsilcilerinin görüşü de, benzer kuralların minimum seviyede istenmesi ve uluslar arası hukukun önemli unsurlarında görüş ayrılığının giderilmesidir. Bundan başka “jus cogens” kuralının oluşumu zorunlu görünmektedir, bu en az durumda bile söz konusu olmalıdır. Örf ve adet hukuk kurallarının oluşumundaki istekte de bu durumla karşılaşılır.

    Rusya hakimi, Gennady Danilenko, “Uluslar arası Jus Cogens’ = Hukuk yapımının görülmesi (1991) kitabında şunları yazmıştır:

    “Katı hukuk gibi ‘jus cogens’, komisyon birliğinin oluşumunda doğruyu araştırmak için yüksek standartlarda bu ilkenin uygulanması istenmelidir. Uygulamada sadece, evrensel istekleri sağlama almak için oluşum içinde ve sonraki kural tasarımının ikamesinde saygı gösterilmeli ve Dünya Komisyonuyla ilgili esaslı ilgililer planlanmalıdır.”
    Okumadan imzalamam!



    http://www.y0utube.org/
    Foruma üye olmak için tıklayın!
    Forum, yorumlarınızla var olacaktır. Yorumlarını esirgemeyen herkese teşekkürler.

+ Konu Cevaplama Paneli

Benzer Konular

  1. Uluslararası Telefon Kodları
    By AbuK_PreNS in forum Elektronik, Bilim ve Teknoloji
    Cevap(lar): 0
    Son Mesaj: 12.02.09, 17:02
  2. Temiz su kaynakları azalıyor
    By AbuK_PreNS in forum Çevre ve Trafik
    Cevap(lar): 0
    Son Mesaj: 21.11.08, 13:09
  3. Cevap(lar): 0
    Son Mesaj: 01.09.08, 12:55
  4. National geographic uluslararası fotoğraf yarışması
    By AbuK_PreNS in forum Genel Konular
    Cevap(lar): 0
    Son Mesaj: 12.08.08, 10:51

Yer İmleri

Yetkileriniz

  • Yeni konu açamazsınız!
  • Mesajlara cevap veremezsiniz!
  • Eklenti gönderemezsiniz!
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz!